Azbuz Toolbar Video V-kart Profilim Arama Yardım Çıkış Video V-kart Üye girişi Yeni üyelik Arama Yardım Benim de bir sitem olsun Sonraki site Sonraki site Azbuz Toolbar
Buradasınız: Azbuz --> PAPATYALAR
09 Ocak 2009, Cuma
 
<< ANA SAYFA
 
SİTE SAHİBİ
://www.e-laledevr...


52
Antalya
Şikayet Et
 
Bu sitede Tüm Azbuz'da
 
SİTE ETİKETLERİ
 
SİTE KATEGORİSİ
Kültür, Sanat ve Edebiyat > Şiir
 
GİRİŞ:
E-posta:
Şifre:
Beni Hatırla
 unuttum
ONLINE ÜYELER
-->> Tüm Üyeler
ÇALIŞKAN ÜYELER
BURDAYIM YA ...
05/01/09
3 yazı
32 yorum
ckrefe
07/01/09
11 yazı
18 yorum
yaşar atay
05/01/09
7 yazı
3 yorum
AyNe
08/01/09
3 yazı
3 yorum
İSTATİSTİKLER
Üye sayısı: 86
Yazı sayısı: 67
Fotoğraf sayısı: 6

Sayfa gösterimi
Geçen Hafta: 142
Bu Hafta: 78
 
rss link
 
ADnet Reklamları

http://www.e-laledevri.com/index.php

Adı Mehmet soyadı Mehmetçik benim kardeşimin.

 Bilmiyorum bu anda hangi dağların eteğinde, bizleri koruyorsun.

Mevzilenmiş düşman ateşine göğüs geriyorsun Mehmetçiğim.

Unutma ki hangi karakolda, hangi komutanlıkta olursan ol ben oraydım. Yanındayım. Adı Mehmet soyadı Mehmetçik benim kardeşimin. Görev verilirse, koşarım mevziye omuz omuza koşarım askerimle, toz duman demem, dağ tepe demem, koşarım kandil dağlarına… Unutma sen giderken sınır çizgisine, ehli keyifler puro yakmakla meşgullerdi, sen cebinde üç kuruş parayla karargâhına yolcu olurken, onlar ziyafet sofralarında keyif çatıyorlardı, yataklarında korkusuzca uyudular, dinlendiler klimalı odalarda ehlikeyif adamlar.

Benim kardeşimin adı Mehmet soyadı Mehmetçik komutanım.

Biliyormuşsun askerim, sen barut kokarken dağ yamacında, bizim dağları sattılar! Parça parça pazarladılar.

Unutmadan sunu da yazayım merak ediyordum Mehmetçiğim.

Artık ab ye girmiyoruz çünkü onlar girdiler Türkiye ‘ye, bu vatan da söz sahibi oldular.

Üzülme Mehmetçik

Sen cesursun, bilirsin ne zorlukları aştık bizler bunu da aşarız. Yorgun düşen göz kapakların düşmanın beklediği andır, uyuma sakın uyuma Mehmetçiğim.

İçeridekilerin kardeşleri OLAN ‘dışarıdakiler’ e

Pay ettiler bu vatanın üretim alanlarını, geçinme yollarını artık üretim yok, çalışmak yok, çaresiz bekliyoruz, ama neyi?

Tüm Mehmetçikler benim kardeşim komutanım.

Adı Mehmet soyadı Mehmetçik olan askerlerime dir bu mektup. TÜRKİYE cumhuriyeti kadını olmanın onurunu yaşayarak, SELAMLIYORUM  MEHMETÇİKLERİ

29.06.2007

Zeynep aydınlıoglu

*******************************************

ATATÜRK  ilkeleri ve ulusal bütünlüğümüze sahip çıkmak ve yapmış olduğumuz etkinlik  haberlerini, yazmış oldugunuz makalelerinizi,geniş kitleye duyurmak ,amacı ile ŞELALE isminde gazetemizi yayın hayatına hazırlamış bulunuyoruz…..abone sistemi ile türkiyenin her bölgesine ulaşacak, ve yurt dışında okurlarıyla buluşacaktır.yıllık abone ücreti200ytl ödeme uygun görülmüştür.posta kdv dahildır.

haftalık olan gazetemiz ileriki günlerde yoğun destek olduğu taktirde günlük olarak çıkacaktır.abone olan arkadaşlarımız.isim soy isim gazetenin ulaşabileceği aders bildirmesi gerekmektedir.

.hayaldenizikitap@hotmail.com

haberleşme adersi

geleceğe  umutsuz bakmaktansa riski göze almalıyız.hedefimiz ATATÜRK ilke ve devrimlerini devam ettirmek.

posta havalesi  ile,polis evleri bahçeli evler kat bir no .2. adresine yada banka nosu ile abone ücretlerini bize ulaştırabilirler.(0331 00046792)Manavgat. zirat bankası şubesi.iş bankası şubesi,62100315519.manavgat

Zeynep AYDINLIOGLU

Artık sonbahar.
zamanı kim tutmuş ki
bizler tutalım.
geldi gidiyor mevsimin son baharı
akşamın gölgesi düştü,
güneşi nasıl tutalım.
saklayamayız saçlara düşen akları

hala deriz; gencim,
on sekizlik gibi
avuturuz kendimizi
yaşarız, o son duyguları
kalbimiz hızlı çarpar;
bazen,gençler gibi
taa geçmişi yaşarsak...
böleriz uykuları

bazen keder çökertir,
bazen ince düşünceler,
içimizdeki fırtınayı kimse bilemez ki,
hanı tebessüm ettiğimizde,
oluşan çizgiler...
istesek te onları yok edemeyiz ki..

Zeynep Aydınlıoğlu
1.10.2003

***************************************

O’DA CANLI 

koparılan her çiçekte
bir çan gider
öteye...
kökteki tomurcuklar
acı çeker
vurur sinesine sinesine
sarılsa da toprağa
koparılan her çiçekte
bir can gider
öteye...
dökülür,
çığlığın gözyaşları çiyler
iniler,
vurur sinesine sinesine
tüm canlıların ,
digeridir çiçekler
koparılan her çiçekte
bir can gider
öteye...
19.04.2006

zeynep aydınlıoglu

++++++++++++++++++++++++++++++++

DOĞAMIZI KORUYALIM

BANA DOĞAYI ANLATABİLİR MİSİN?
ÜZERİNE BASILAN ÇİÇEĞİN ÇIĞLIĞINI
TEPESİ YOK OLAN AĞACIN FERYADINI
ANLATABİLİR MİSİN?

BANA YOK OLAN AĞAÇLARI ANLATA BİLİRMİSİN?
İŞTE DALGINLIĞIM BU SEBEPTENDİR
ORMANDAKİ BALTA SESLERİ ACITIR YÜREĞİMİ
KIYIMIN NEDENİNİ ANLATABİLİR MİSİN?

BANA YEŞİLİN VE GRİNİN FARKINI ANLATABİLİR MİSİN?
DİZİLEN PARKE TAŞLARI GİBİ KEYİFLİ DEĞİLİM
ÜZÜNTÜM TEK TARAFLI YEŞİL KALAN IRMAK İÇİN
YABAN ÖRDEKLERİ SIĞINMASIZ KALMIŞ, NEDENDİR?
ANLATABİLİR MİSİN?

ÇİĞDEM ÇİÇEKLERİ, Çİy DÜŞMÜŞ GONCA GÜLLER
TÜRKBELENİNİ, PARFÜM KOKULU ORMANI
ACABA HEDEFTE Mİ!
KOZALAK VE TIRTIL MANZARALI ORMANI
KORUYACAĞINA SÖZ VEREBİLİR MİSİN?

z.aydınlıoglu

07.08.2000

esme...

Dayanmaya gücüm var mı sanıyorsun,
Bak
Dökülüyor yapraklarım.
Fırtınaya direnemem artık
Kırılır kolum kanadım
Yakar beni yaz sıcağı
Yanık kokar uzandığım yatağım
Korkarım hafif esen rüzgardan
• o an yıkılacağımı sanırım.
• Esme rüzgarım esme…
• Bak savruluyor yapraklarım.
• Soluyor çiçeklerim
• Işkın verir mi bilinemez
• Bu kök bir filiz sürer mi
• Renk renk açar mı bir daha
• Sararan yapraklarım
• Sonbahar yeli savurur beni
• Korkarım
Yüreğimin çarpışından
Uzak dur rüzgarım benden uzak dur
Dayanmaya gücüm yok
Ben geçerken bu yollardan
esme rüzgarım . esme…
sonra, takatsiz kalırım
Yıkılırım..
08.03.2006


zeynep aydınlıoglu

                     

YILDIZLAR   

göklerin ilelebet dost yıldızları
bulut gelmesin engellemesin pırıltınızı
gözlerimle okşarım bezen,
çağırırım sizi
imrenirim size anlamlı kuralınıza
geceleri yol gösteren ,
anlayamadığımız
bazen var olursunuz,bazen ısrarla yanan.
nedir niymetiniz merakımdır beynimi kemiren.
geceleri sizi görüp te anlamamak içimi burkan.
renk renk fenerleşirsiniz geceler boyu
bazıları yok olur,
acaba neden?
zifiri karanlıkta ararım sizi
çıkarsınız öfkeli bulutlar dans ederken
nedir niymetiniz merakımdır beynimi kemiren.
akıl almaz renk cümbüşü var her birinizde
bazen akıp giden ,
belki yer değiştiren
belki vakti dolmuş nöbet devreden,
anlamak zor sizi gök yüzünün fenerleri
sevdalara sembol olan yıldızlar...

01.09.2000
<i>zeynep aydınlıoglu</i>

 

Unutmadık mı  

Sevgiliye verdiğimiz
• zarif gül goncasını
• tozlu yerde terk etmedik mi?
• bir dal gül çok değerliydi
• aşkımızın anlamı, ifadesiydi
• kopardık acımasızca
• oracıkta bırakıp ta, gitmedik mi?
• zaman zaman
• fırtınalar estirdiğimiz
• uğruna çiçekler soldurduğumuz
• kalbimizde saklayıp, esirgediğimiz
• ‘___’aşkımızı’___’
• hiçler uğruna unutup ta gitmedik mi?
22.12.2005

<i>zeynep aydınlıoglu</i>

 

 

 

===gülümsün benim=== (
zarif çiçeğimsin benim
çizse de dikenin tenim
bir cansın benim için
gülümsün benim

uzaklarda olsan da
renklerine dalar,
mest olur kalırım
alamam gözlerimi senden
bir cansın benim için
gülümsün benim
zeynep aydınlıoglu

03.02.2000
zeynep aydınlıoglu

 

sizin olsun

Alın beni
Bendeki her şeyi
Ama duygularım bana kalsın
Yarın kalbimi
Lime lime koparın,
Yok edin sesini ,nefesini
Parçaladınız o güzel sevgiyi
Bırakın da,
bir dirhemi bana kalsın
Yonttunuz, kenarını köşesini
çağlayan yaşam selini
Harabeler kapladı yer yerimi
Alın kalbimi sizlerin olsun
Ama, duygularım bana kalsın
20.12.2005
<i>zeynep aydınlıoglu</i>

  

 

     

sen hiç yaşamamışsın
tatlı arkadaşım, yaşam nasıl geçti
çalıştın,çalıştın hep çalıştın!,

mutlu musun?
çevrene ne hayrın oldu?
kesilen ağacın yerine,

 bir fidan diktin mı?
tahrip olan doğaya seyircimi kaldın?
çaban ne oldu?
parklarda ,

çiçekleri  koparanlara kızdın mı?
ikaz ettin mi?
yaşamımızın yok olan renklerine ,
sahip çıkmadıysan ,
sen hiç yaşamamışsın ,be arkadaşım!.

zeynep AYDINLIOGLU 8.8.2005

----------------------



AKP’nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye’nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "Darbe mi? Şeriat mı?" İşte Türkiye’nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran’ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran’ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.

MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.

Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!

Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

GEÇİŞ SANCILARI SANDIK

Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız"
diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.

REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.

Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk:
"Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.

Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

(Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.)

Türkiye’nin İran benzerliği çok şaşırtıcı

ÖNCE bir tespit yapalım:

Diyorlar ki, "Türkiye, İran’a benzemez!"

Yanılıyorlar.

Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:

19. yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.

İki ülke de tarım ülkesiydi.

20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.

Her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi:

İran’da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.

Türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk’tü.

Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.

Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

İran 1940’ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

İran’da 1951’de, Türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

CIA, İran’daki darbeci Musaddık’ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

Türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.

Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.

Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.

YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

Sovyetler Birliği, Afganistan’a girmişti.

ABD’nin kontrolündeki Şah, İran’ı terk etmişti. Türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.

Soğuk Savaş döneminde siz ABD’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

İran’da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

ABD, Şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.

ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.

Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu.

Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar’ı destekliyordu.

Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.

Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran’a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan’ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.

Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.

Askerler bu kez Beni Sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!

DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963’te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...

Türkiye’deki İslami hareketler ile İran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.

Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran’a benziyor mu?

Günlük | sesimiz | şiir damlaları | ormanlarımz | vebiz | PAPATYALAR Ana Sayfa | Forumlar | RSS
© 2006 Azbuz.com. Her hakkı saklıdır. Blog tutmak ve site yapmak için Türkiye'de bir numara.
azbuz4